Kimi Adamlar Bazı Kentlerden Kötü Giderler
-Bu yolculuk başka olacak. Yıpranmış bir parka ve çatlak bir kaburga. Hani biraz daha sıksam Havva çıkacaktı göğsümden bu gece sanki
+çok boş oralar.. sen de gitme.. kal.
Kimi Adamlar Bazı Kentlerden Kötü Giderler
-Bu yolculuk başka olacak. Yıpranmış bir parka ve çatlak bir kaburga. Hani biraz daha sıksam Havva çıkacaktı göğsümden bu gece sanki
+çok boş oralar.. sen de gitme.. kal.
Uzun ve derin, ve az lafla çok şey anlatmak isteğini gerçekleyeceğini belli etmek isteyen, bir bakışın ardından, “nefesin kokuyor”, dedi.
“Vaktiyle ciğerim yandı; ondandır”, dedim.
-Deniz

İbn-i Nas Vampir Soyuna Posta Koyar
İhtiyaçtır, mecburiyetten içersin kanı, tek gıdandır, zaten öldürmeyecek kadar emiyorsundur tamam eyvallah anlarım ama sonuçta vampirsin kardeşim. Bari mikrobunu bulaştırma. Hem hepimiz vampire dönüşürsek kimin kanını emeriz? Hani nerede sürdürülebilirlik? Size bu saatten sonra vampirlik müessesesinin selametini nasıl koruyacağınızı ben mi öğreteyim yani? Bak içi boş sloganla olmuyor işte! Yok efendim neymiş, Transilvanya ovası yarasa yuvasıymış. Geçicen bunları gardaş! Gel efendi ol, adam ol canımı ye ama yok diyorsan ki ben lıkır lıkır kanımı içerim kimseyi de takmam, buraları da siklemem fln o zaman şunu da bil ki kan emdiği toprağa ihanet edenler birgün kanı emdiği yerinden gümüş mermiyi yer! Lan bak mutfak sarımsak dolu, ağzınızı yüzünüzü “yandım çavuş ayranı” gibi cacık yaptırtmayın bana!
“Emmeyince sencileyin akmıyor bebeğim kan ağzıma gürül gürül - alnımda süt dişleri… seni öyle seviyorum ki condoleezza, bebeğim ağzına veresim geliyor ağzımdaki dişleri”*
Vampir Bunun Üzerine Bir Durup Düşünür
Herhangi bir hayvanın ilk nesilden bugüne kadar beslenme yöntemlerini değiştirdiği olmuş mudur acaba? İnsandan başka herhangi bir canlı var mıdır ki öldürmenin muhtelif yollarını bulmuş olsun? Dahası tüm tekâmülünü kendi türünü yok etmek çeşitliliği üzerine inşa etsin? Bir tek canlı türü var mıdır ki hayatta kalma güdüsünün dışında bir saikle can alıyor olsun? Bir aslan spor olsun diye tüm bir haftasonunu avlanarak geçirir mi mesela? Bütün bunlara rağmen kendi dışındaki hayat formlarını vahşi olarak isimlendirmek ayıbı insana mı nasip olmuştur?
-Çürüğün kökten. Uzun diş olduğu için kökü derinde. Çekemeyiz bu dişi. Ömür boyu çekeceksin bu acıyı.
+İyi de ben vampirim. Ömür bitmez ki bende. Hem o dişimle emiyorum ben kanı.
-O zaman her kan emdiğinde çekeceksin bu ızdırabı. Sonsuza dek. **
Her Metni Aşkla Bağdaştıran İnsan Aşkı Tanımıyor Olabilir mi?
“On that day whoever does an atom’s weight of good shall see it, and whoever does an atom’s weight of evil shall see it also.”***
İyi yada kötü niyetli olduğuna bakmaksızın, yaşamak için kendisine ihtiyaç duyan herhangi bir varlığı şaşmaz bir kesinlikle yok etmenin yolunu onu yürekten vurmakta bulan canlıya insan denir. Bir şekilde birinin hayatına girer ardından insan olma halinin getirdiği en mel’un güdüye kapılıp ondan sıkılmaya başlar, bu sıkılmaları vefa ve adalet ile örseleme kaygısını bir an için olsun hatırlamaz, nihayetinde kendi aşağılıklığını sıkıldığı kimsede vücuda getirip ete kemiğe büründürdüğünden ona her baktığında kendinden tiksinir ve bununla baş edemediği için ondan kurtulmaya çalışır kişi. İşte bunu yapabilmenin yolları içinde muhatabının yüreğini yaralamak en rasyonel çözüm görünür kendisine çünkü ancak bu sayede bir daha asla karşısına çıkamayasıya öldürebilecektir onu.
İnsanın ne hız, ne kuvvet ve ne de zeka düzeyinde baş edemeyeceği bir yaratık olarak muhayyilesinde kurguladığı varlıklar olan vampirlerden bir de kurtulabilme yöntemleri var ki evlere şenlik. Önce adamı baş edilemez olarak tasarlayacaksın ondan sonra öldürmenin binbir yolunu arayacaksın. Sebep? Hiç işte. Maksat dallamalık olsun. Bir de ne yapıp edip kesin yener insanoğlu işte buna oldum olası tavım. Şu insan denen zavallının kendini anlamlı hissedebilmek için mutlaka bir ‘şeytanî düşmana’ ihtiyaç duyma hastalığı yok mu? Allahım! Çıldırtır. Bu, kibir de değil. Bunu kibir sanmak yine insanın yanılgısı. Bu, kelimenin tam anlamıyla mana acziyeti. İnsanlık tarihinin her ölçekte incelenmesiyle karşımıza her defasında çıkacak özet beyaz kalabilmek için siyah aramak ve onu kırmızıya boyamak olacaktır. ‘Kahraman İnsanın’ vampiri yendiği epik mücahedesine dönersek; sarımsaklar ve haçlar kâr etmeyince finalde insan tutar kocaman bir kazığı vampirin kalbine saplar.
Kendisine hasım yaratmak ve onu yüreğinden yaralamak insanın aldığı tedrisata çok uygun çünkü seni, kusura bakma, havada karada sikebilecek kadar güçlü birinin göğsüne kazık sokabilmen için yapman gereken şey bellidir: onun yanına yaklaşmana izin vermesini sağlamak.
Hikaye hep aynıdır, her gördüğünü emikleyen acımasız vampire bir kız gösterilir. Garibim aşkından kana tövbe edecek kadar savunmasızlaşır. Kız vampire yabanilik etmez, işvelenir. Vampir de onun sokulmasına izin verir. Kızın saçlarını toplamasıyla gördüğü boyun onu heyecanladırır elbet ama potansiyel kan kaynağı olarak değil; boyundan yayılan ıtırın rayihasıyla sarhoş olmuştur vampir. İşte tam o anda kız az geri çeker kendini. Bir eli arkasındadır sanki bir sürprizi saklar gibi. Her vampir filminde gözlerimi yaşartan an yaşanır sonra: artık kızın niyetini ve ne sakladığını bilen vampir yine de kızın gözlerine bakar ve o son anda bile kız seviyormuş gibi bakmaya devam eder. Bu nasıl bir zalimlik! O kazığı saplamana zaten izin verecek birine hala niye yalan bakarsın! Beni hep meraklandıran önemli bir ayrıntı olmuştur: kız o ana kadar kendi kolundan daha büyük olan kazığı neresinde saklamıştır? İşte insanın vampire kıyasla daha aciz, daha riyakar, daha zavallı olması burada yatmaktadır. İnsan bir kazık yediğinde kan kaybından ölmemek için onu çıkarmaz fakat kazığın varlığı dayanılmaz bir hal aldığında ondan kurtulabilmek için tutar bir başkasına saplar. Kendindeki kazığı birgün başkasına saplamak üzere saklar ve esas ızdırabı başkasına saplamak üzere kazığı çıkardığında başlar çünkü kazığı sakladığı yerden çıkarırken kanı akmaya başlamıştır. Çıkan kanın kokusuna başka vampirler gelecek ve süreç hep kendini yenileyecektir. Yani insan kazığı her seferinde kendine saplamaktadır çünkü vampire kazık saplayan insanın hesaba katmadığı şey vampirin içtenliğidir. Vampir insan gibi kan kaybından ölmek kaygısı taşımaz. Bir kere herşeyden önce insan kazığı saplamak için yerinden çıkarınca akan kanın ve kazığa bulaşmış kanın kokusunu alan vampir bilir ki az sonra maşuğunun kanı kendininkine karışacak, üstelik kalbine değecektir. Zaten izin vermesi bu yüzdendir. Dahası vampir kazığı yedikten sonra sevdiğinin kanı kalbine değdiğinden olsa gerek öylesine mutlu olur ki bir daha hiçbir zaman bu kadar mutlu olamayacağı için kendini yok eder. Nasıl mı? Elbette ki yanar kül olur oracıkta. Sonuçta sevdiğinden kazık yemiş birinden söz ediyoruz. Vampirden geriye bir tek kazık kalır. Vampir, insanı kendi aciz, iki yüzlü ve onulmaz kederiyle başbaşa bırakıp gitmiştir.
“Evlat! Hayatının önemli bir kısmında her ayın bir haftası boyunca kan kaybeden ama yine de ölmeyen bir yaratıktan korkmalısın”****
Bu Yazının Tamamı İstanbul-Ankara Otobüsünde Yazıldı
-Ancak geyler kelimenin tam anlamıyla sikişmekten söz edebilir. Yeter ki dilbilime gereken özeni gösterelim.
İstanbulu severim. Eskiden, İstanbuldan kaçmak zorunda kalmadan önce toplu taşıma kullanmazdım çoğu zaman. Kentin hiçbir anını kaçırmak istemeyecek kadar çok severdim yani. Sonra 4 yıllık mecburi Ankara ikameti oldu. 4 yıldan sonra öyle böyle değil, bir kaçışım var ki dönünce ne istanbul istanbul kalmıştı ne de ben toplu taşıma kullanmayı reddedecek kadar duru bir yüreğe sahiptim. Zaten ailem o sırada kentin tam anlamıyla göbeğinden bir periferi ilçeye taşınmıştı. Trafik yoksa Kadıköy’e otobüsle 1 saat 10 dk.da gitmekten söz ediyorum. Artık iett ile şehir hatları vapurlarından fazlasını paylaşıyoruz. Seviyeli bir ilişkimiz oldu. Ama bir yer var yol üstünde. Hangi otobüsle, hangi saatte, hangi ruhsal ve fiziksel şartlar altında geçtiğim fark etmiyor; her seferinde aynı hisse kapılıyorum:
1-Saçma sapan birşey (aç karna yenen bir ayva veya yenikapı banliyö istasyonundaki çok yağlı ve martı etiyle yapıldığına emin olduğum tavuk döner gibi birşey) yersin ve az sonra midende tanımlayamadığın bir his oluşur bazen. Kusmak desen değil, kusamazsın. İshal desen yok, alttan bir zorlama da olmuyor. Kabıza meyledersin ama o da değil. Bulantı yok, ağrı yok, sancı yok. Sadece midende var olduğunu bildiğin ama olmaması gerektiğini de bildiğin ‘birşey var’ hissi.
2-Dilin kurur bazen. Su içsen de geçmeyen bir kuruluk. Sanki gece safra kusmuşsun sonra uyurken dilinde kurumuş bir kısmı. Yada dilindeki tat tomurcuklarını uyuşturacak ve dilinin tamamını taze ölü yeşiline boyayacak kadar çok sigara içmişsin. Yada uzun süredir günde 12 tane antidepresan alıyormuşsun da bu yüzden dilin tırtıklı kalın zımpara gibi olmuş yediğin herşey dilinde batma hissi yaratıyormuş gibi.
3-karın boşluğuna bir şey saplanır gibi ani ve keskin bir sancı hissi girer bazen.
4-Boğazında farenjit ve gıcık arasında bir his oluşur bazen. Sanki adem elmasının hemen altında bir toz veya tortu varmış da şöyle güçlü bir öksürsen geçer diye öksürerek gırtlağını tahriş etmişsin gibi.
İşte oradan ne zaman geçsem bunların hepsini aynı anda hissediyorum. Sonra yukarıda anlattığım vampir meselesi aklıma geliyor. Haftalardır bu böyle sürüp gidiyor. O yolculuklarımın hepsini yürek iltihabı, kelime ishali, beyin fıtığı, sevme kabızı, uçkur yalaması, vefa uru gibi hastalıklardan malül tanıdıklarıma ithaf ediyorum.
“Zaman mahlukuna meylimi verdim; Sermayemden zarar gördüm sonradan”*****
* Ah Muhsin Ünlü, Törer Bambosu Patlaka
** Leyla ve Mecnun dizisi, Dişçiyle Vampirin diyaloğu (hatırda kaldığı kadarıyla)
*** Kur’an, Zilzal, 99:7-8
**** Married with Children, Al Bundy oğluna öğüt verirken
*****Anadolu Türküsü, Geldim Şu Alemi Islah Edeyim
-haymatlos
(Kaynak: nevver, soundslikecornflakes gönderdi)
Tüm ülkenin üniversitelerini tek bir çatı altında bulabilieceğim ve üniversite öğrencilerinin gündemlerini takip ederek efkar-ı umumi hakkında fikir edinebileceğim bir kaynak ararken Hocam‘ı bulmak güzel teadüf oldu. Kullanıcıların beklenti noktasında kendini dar bir çerçeveye sıkıştırmış olmasına karşın çıkış noktası olarak güzzel bir fikir olmuş.
Hep Amerikadaki bir üniversitenin öğrencilerin yada babasının garajında takılan issiz gençlerin başarı hikayelerini okuyacağımıza ODTÜ’lü arkadaşlarımızın bu fikrinin aslında neye tekabül ettiği hakkında fikir yürütmek gerekir gibi geliyor bana. Bilmem siz ne düşünürsünüz.
Küçükken evimize yeşil elma alındığında sınıf atladığımızı düşünürdüm. Niyeyse hiç aklıma gelmezdi, biz elmayı kabuğunu soymadan dişleyerek yerdik ve sosyal kastlar arasındaki geçişi yeşil elma ölçeğine kadar kolaylaştıracak bir sistemde bile meyve bıçağı gerekliliği çok aşikardı. Semt pazarındaki Siirtli meyvecinin oğlu Reşit okulda öğle teneffüslerinde elmayı bizim gibi yerdi. Bu yüzden sermayedar pöti-burjuva çocuğu olmasına rağmen ruhundaki halk mayasını görürdük. Zaten abisi konfeksiyonda overlokçu olarak çalışmaya da başlamıştı. Kendim kadar emindim ondan, evlerinde meyve bıçağı bile yoktu bence.
Küçükken cinsellik içeren herhangi bir unsurun (öpüşmek, tecavüz, cine5, aldatmak, hatta tutku içeren bir iltifat) sadece televizyondaki insanlara özgü olduğunu düşünürdüm. Garip alışkanlıklarından bir tanesi daha işte. Cinselliğe dair birtek pandik atmayı bilirdik ve bunu da zaten televizyondakiler yapmazdı (RTÜK önemseniyormuş) ve aslında bizim açımızdan çok da cinsel bir hadise değildi çünkü mağdurun/mağdurenin buna kızıp bizi kovalayacak olduğunu bilmek tek motivasyonumuzdu. Bu yüzden kız erkek ayırt edilmeksizin yapılan birşeydi ve saç çekip kaçmaktan bir farkı yoktu. Aramızda buna gereğinden fazla anlam yükleyen bir tek Pandikçi Kamil vardı ve şimdi düşünüyorum da, sanırım Kamil pandik denen fenomenin nesillerin sürdürülmesine olan katkısının gizemli sırrını daha o zamandan keşfetmişti. Ergenliğe bizden önce girmesiyle de bir ilgisi olabilir bilmiyorum. Zaten hiç sorma fırsatımız da olmadı. Yanında kaldığı dedesi Bekri Amca ölünce onu bir daha göremedik. Şimdi bile irmik helvası görünce tedirgin olurum zaten. O dönemdeki deneyimlerimizin ve yaşımızın müsade ettiği çok az sayıdaki istatistik veriye göre “Lezzetli birşey yiyince bir arkadaşımız mahalleyi terkeder” şeklinde bilinçaltımıza kazınmıştı. Büyüdükçe bu fikir ” Güzel olan herşey boka sardırır” şekline evrildi. Peki cinselliğin bir tabu bile olamadığı bir çocuklukta nasıl dünyaya geldiğimiz sorusunun cevabını nasıl buluyorduk? Sorma ihtiyacı bile hissetmiyorduk ki. Leylek esprisinin bir klişe olduğunu bile çok sonra öğrendik. Hepimizin süreçle ilgili kendince ve gerçekten ikna olduğu bir açıklaması vardı zaten. Mesela bana göre “Normal insanlar” evlendiğinde ki nikah akdini bile bilmezdik galiba nikah dairesi ve düğün farklı aşamalardı ve nikah büyüklerin bize yansıtma ihtiyacı bile hissetmediği bürokratik bir formaliteydi, mahallenin bir sokağının iki ucuna daha sonraları maddi durumu düzelen komşular arabalarını çekmezden evvel semt pazarının tahta tezgahları konur ve o sokak düğün alanına çevrilirdi. Davul-zurna çalınır ve sokak aydınlatmalarının hiçbir zaman yetmediğini bildiğinden düğün sahibi 40 mumluk ampüllerden oluşan şeritleri düğünün esas temaşasının döneceği yerin üstüne gererdi. Paralel bağlanan ampüller sayesinde sokağın geceleri de güzel olduğunu keşfederdik ama mahallenin çocukları olarak yine olağanüstü teknolojik bir ilerleme olan bu paralel bağlı aydınlatmanın saklambaç oyunundaki maharetlerimize sekte vuracağını görecek kadar da ileri görüşlüydük. Sonuçta mahalle çocuğuyuz, balkonda büyümedik, uyanığız. Yani koyim Edison’a, koyim Tesla’ya kafası. Düğün gibi istisna durumlar haricinde aydınlatmaya ihtiyaç yoktu çünkü zaten düşe kalka mahallenin tüm topoğrafyasını el yordamıyla ezbere bilirdik. Gündüz top oynarken düşen çocukların gece zifiri karanlıkta körebe oynarken hiç düşmemesini neyle açıklarım bilmiyorum. Neyse düğün olur, biz yine limonata kurabiye çalarız, Kamil’in bizi takımlara ayırdığı gerilla birlikleri olarak ve herkes sadece kendi takımını tuttuğu için kimin kime gireşeceğinin belli olmadığı karambollere gebe olan kaotik pandik turnuvalarına gireriz, kesin halayda kavga çıkar, düğünde alkol olmasa bile bir noktadan sonra yine de kafaya kravat bağlayanlar olur… derken düğün biterdi. Düğünden yaklaşık bir yıl sonra çiftin çocuğu olurdu. Yani birinin çocuğunun olması için düğününün olması yeterliydi. Benim çaldığım kuru pastalar ve Kamil’in tüm medeni cesaretini toplayıp halaydaki büyüklere attığı pandikler olmasaydı mahallemizin soyu kururdu anlayacağınız. Yine televizyonda gördüğümüz elit çevrelerin suni nezaketi ve iğneli nükteli gizli nefretlerini sezinlerdim fakat ne zaman nerede laf sokulduğunu hep kaçırırdım. Bizim küçüklüğümüzde biri diğerine laf edip sataştığında karşı taraf hazırcevaplık gibi bir kaygı taşıma ihtiyacından çok uzak bir tonda “Ne diyon lan koduğum!” nidası eşliğinde kafayı yapıştırır ve karşıdaki “pezebengin” suratını ütülemiş olurdu böylece. Zaten arka mahalle delikanlısına da böylesi yakışırdı. Kalemini sevdiğim bir arkadaşın da dediği gibi “arka mahalle çocuğu tepesi atınca yapıştırır kafayı”*. Delikanlıydık vesselam; doğruları nezakete kurban etmeyecek kadar delikanlı. Yine küçükken televizyonda, kaç yaşında olursa olsun, evin kızı “ben odama çıkıyorum” deyip ortamdan bir hışımla uzaklaştığında “bir sürü oyuncağı vardır” diye düşünürdüm. Bir kere kendine özel odası vardı lan. Televizyon kesinlikle hepten alakasız bir dünyaydı. Öyle ki “normal insanlar” aşık da olmazdı çünkü televizyondakilerin üç kelimesinden biri buydu. Büyüdüğümde bir tek bu konuda yanılmamış olduğumu görmek ironik oldu. Aşk denen zıkkım baştan sona bir yanılgı sorunsalıymış zaten. Koyim televizyondakilere! Neyse, acaba Kamil’in çocukları olmuşsa nasıl tiplerdir acayip merak ettim şimdi.
Küçükken çok az kelimeyle çok mutlu bir hayat sürerdik özetle.
Özlemek yoktu, hasret yoktu, yılgınlık yoktu, fazla top oynamanın bedeli dizde yara kabuğuydu, fazla uzun eşşek oynamanın bedeli gece yatağını ıslatmaktı.
Fazla sevmenin bedeli hiçlik değildi. Küçükken, ya bi sktrin gidin ya!
* Hüseyin Edibali
-haymatlos
Bazen olur öyle. Damarındaki kanı aynı kaynaktan aldığın ve fizyolojik olarak bu dünyada en çok benzediğin varlık şeref kelimesini ağzına kolayca alıverir.
Merhaba, aranıza kendisine çeyrek asırdan sonra yetimliği hissettirilen bireylerin yetiştirildiği ataerkil ailelerin olduğu güzel ve yalnız ülkeden katılıyorum.
-haymatlos
Sevdiği ölüler var diye sevemedi ölemeyeni.
Artık bir ihtimal bile yok
Di’li geçmiş bir ihtimalde kaldı; sevsin diye ölemedik.
İçinde ihtimal bulunduran şarkı sözlerini bir de Sadri Alışık’tan dinlemeli
Zira hicran bu aşkın sonu hicran yine bize.
Terbiyeli balık çorbası akşamlarının tortusu yine bize.
Susmak bize..
-haymatlos
Aşkı Mekke’li bir yetimden öğrendik. Kuru yük gemisi bekledik, tuzumuz hiç kuru olmadı ondandır belki.
(Kaynak: senemay)
Kürkçü Dükkanı
Soluğu bir barda aldım. tıpkı diğer satır aralarında kalan ve o aradan çıkmak isteyen adamlar gibi.biralar geldi, biralar gitti. tıpkı iyi huylu misafirler gibi, fazla kalmak istemediler. üç,dört,dokuz…
biralar beni kesmedi. barmene seslendim.
-cevo olm bana sert bişiler lazım. 120 ile giden arabaya kafa atan kuş gibi çarpmalı bana.
-yoldan geldin, istersen fazla içme.
-ver dedim!
sonra bir içki getirdi. daha önce içmediğim bir içkiye benziyordu. bitirdikten sonra anladım ki bu vodkaydı! ve ben vodka ya da viski içmem. bu içkileri içtiğimde acayip sinirlenirim neden bilmem. ve yine öyle oldum.
cevo yanıma geldi;
-noldu abi yeşil periyi gördün mü?
-ananın amını gördüm!
daha sonra gözüm çarprazımda oturan hatuna takıldı, oldukça tatlıydı.
böyle hafif esmer tenli, dudakları horoz şekeri renginde, kaşlarına ve gözlerine değinmiyorum bile..
tutamadım kendimi, koştum kızın yanına omzundan tutup yüzünü bana çevirdim.
-seni kurtarmaya geldim!
-neyden?
-yanındaki süt çocuğundan!
kızın manitası şu kalın çerçeveli entel gözlüğünden takan bonus kafalı iyi aile çocuğuydu.
tuttum kızın kolundan, çocuk hişşşt hop filan dedi.
hemen sıktım yumruğumu ve ibişin yüzüne doğrulttum, çocuk elimden çıkan kemik sesinden tırsmış olacak ki kafasını çevirdi gitti.
çıktık kızla bardan. koşuyoruz, gülüyoruz istiklalin sıkışık sokaklarında.
istiklalden, beşiktaşa.. beşiktaş’tan kadıköye…
sonra sahile. sonrası mı? sonrası yok. sonrası kopmuş kafamdaki filmin.
modadaki çimlerin üzerinde buluyorum kendimi. dudağımın etrafındaki ısırıklar, boynumdaki ıslaklık, boxer ımdan gelen ter ve kasık kokusu geceyi mutlu sonla bitirdiğimi gösteriyor.
aşk acısının üzerime yapıştırdığı cinsel isteksizlik birden gitmiş üzerimden. tıpkı deri değiştiren yılan misali kurtulmuşum o histen.
o soğukkanlılıkla.
daha sonra içimde, tam göğsümün ortasında bir sıcaklık hissettim. eve gitmem gerek dedim. hangi yüzle bilmiyorum ama gittim.
kapıyı annem açtı, hiçbir şey söylemedi. hiç bir tepki vermedi. biliyordu her şeyden sıkıldığımı. mutfağa gidip kahve içtik.
şekersiz türk kahvesi, konuşmaya başladı.
-ne zamana kadar böyle davranacaksın sen? her sene başka ilde başka bir üniversiteye gidiyorsun, sonra onu bırakıp eve dönüyorsun.
neden? sorun kız mı? sevdiğin mi var?
neden her şeyi reddediyorsun?
-hayatım boyunca tiyatrocu olmak istedim, ama olamadım. baktım ki hayat zaten tiyatro sahnesi. ama bir bana replik ya da rol vermemişler.
öyle bir boşluk var içimde!
rolümü, repliğimi bilmiyorum. sadece yaşıyorum. sadece birinin hayatında uygun rolü arıyorum. bunu o’na sezdirmemeye çalışıyorum, ama her nedense gidiyor. gitme diyorum, beni dinlemedin diyor. ben hep telaşlı olandım, hep sabredemeyendim.
kimseyi dinleyecek sabrım yoktu, ama onu iyileştirmek için kendi hayatımı harcayacak kadar da zamanım vardı.
bir an önce benim olsun istedim hep. çünkü eğer bir şey zamana kalırsa, gerçekleşmeyebilir. ölümü ister gibi istedim onu. olmadı işte..
annem bir sigara uzattı ve sonunda kürkçü dükkanına döndün dedi.
Ey Sareban
ey kervancı, ey kervan!
leyla’mı nereye götürüyorsun,
leyla, canım ve yüreğim olduğu halde?
ey kervancı,
leyla’mı niçin götürüyorsun,
birbirimize yalnızken verdiğimiz sözlere tanrı şahitken?
ve aşkımızın karar kılmadığı hiçbir yer yokken?
ey kervancı,
leyla’mı nereye götürüyorsun,
ey kervancı,
leyla’mı niçin götürüyorsun,
inancımın tamamı geçici dünyaya dair
aşkın kıvılcımları yaşamın kendisi olmuş
oysa yarin hatırası aşkın bir damlasından bile güzeldir
aşık olmanın ateşi yaşamdan daha özgedir
tanrım kalplerdeki sevgiyi daima o kalplerde bırak,
benim kalbimde bıraktığın gibi
ve
leyla ile mecnun efsane oldular
oysa bizim hikayemiz sonsuzluğa erişti
sen şimdi aşkımın tek göstergesisin
hüznümün, güzümden okunmayan hali
bu hüznün elinden hangi hallerdeyim bilmiyorsun
senden sonra var olmadım ben tanrı biliyor
kalbimin yapraklarını gör ve git
tufan gibi inşa et hüznün dallarını
gül idik, gülleri derip git
ki ben gül ağacıydım
tufanın ayakları dibinde oturan
vücudunun bütün dallarını
tabiatın hışmıyla kır
Bazen olur öyle… Her şey aklına klozetin üstündeyken gelir. Ellerini yıkadığında çoktan unutmuş olursun. İnsan, beyninin dışkısından gramaj olarak daha az olduğunu o saniye farkeder. “onlar da sıçıyor” sözünün kaç bin yılın kibrini hallaç pamuğu gibi atması bundandır belki.
Bazen olsun istenir… Güzel bir şarkının akıllara zarar solosu çalınırken elinin altında iett otobüsünün tutamaçlarındansa gitar klavyesi olsa dersin.
Bazen gitsin istenir… Bu kısım nasıl da herkesin kendi mahrem utançlarına denk düşüyor değil mi? Allah’tan benim gitmeyenim sadece rüyalarımda. Sahip çıkmamı istediğin emaneti kabul etmiyorum güzel kardeşim. Bunu kabul ettigim gün, vakti geldiginde geri istemeni meşru kılarım ki bu kadar ucuz bir numaraya gelmemi bekleme benden. Bana ait olmayanın üzerinde hak iddia ediyorum. Ne yapalım, kalsaydın o zaman. Gücüne gider elbet şeker kardeşim ama unutma ki şeytan tanrının aşkını kimseyle paylaşmak istemediği için lanetlendi. Modern insanın şeytan kadar derin bir aşkla sevemediği gerçeği kitaplı dinlerin mitolojisiyle sabittir ve benim moderniteyle alıp veremediğim çok fazla husus var.
Bazen gelsin istenir… İşte bu gerçekten mahrem. Hiç Gelmeyen’e Mektuplar başlığı altında sadece Marmara Deniz’iyle paylaşılan kelimelerim var benim.
Bir yazının yarım yamalak kalması bundandır belki.
-haymatlos
Al Capone yıllarca Tanrı’ya bisiklet sahibi olmak için dua edip 15 yaşında ilk bisikletini çaldıktan sonra da kendisini affetmesi için dua etmeye devam etmiş. Bu durumda; Tanrı’nın çalışma yöntemlerini iyi etüt edersek sırtımız yere gelmez mi diyeceğiz, hikmetinden sual olunmaz mı yoksa Al Capone dindar biriydi mi? Şimdi altyazı geçti: 4 kafadar bir köpeği kaçırıp fidye istemiş.
(Kaynak: kendimdemiyimki)
-ben evlenmek istiyorum.
+ben sevişmek istiyorum.
-?!? :S
+Sevişmenin büyüsüne inanır mısın?
-Evet
+Güzel. Hadi bi çay koy da içelim o zaman.
— (via mutilatedherself)
![]()
Okur yazar, tahsilli ve yalnız bir çiftin neticesi olmanın ileriye dönük en büyük sıkıntısı günün birinde okur yazar,...
modern zamanların dengbeji..
Topunuzun amına korum.
#haymatlos ‘ta bir kadife ses… Birsen Tezer konserindeydik bi gece.#birsentezer #concert #haymatlos (Taken with Instagram at Haymatlos Bar)
Sene: 1998-1999
Yer: DGM önü
Muhabir toplumsal şarkılar yapan sakallı bir adama soruyor:
- Neden BAŞKALDIRIYORSUNUZ?
Sakallı adam mağrur,...